ÇOCUKSUN SEN HEP ÇOCUK
İnsan doğar, gelişir,büyür,yaşlanır ve ölür. Bu klasik söylem hep duyduğumuz klişeleşmiş bir
söylem olmakla beraber bence üzerinde durulması icabeden ve birbirinden şark ve garb kadar uzak olan devreler manzumesidir. İnsan ise bu devreler arasında gelgitler yaşayan aciz aceleci ve yaramaz bir çocuk hükmündedir..
Bu arasında uçurumlar olan ilk devre ki; bir gün nazik nazenin anne adayı evlenmesinden bir müddet sonra daha hayatı tam idrak edip edemediğinin bile farkına varmasına fırsat kalmadan hem sevinç hem tereddütlü bir halde sevinç ve mahçubiyyet karışımı bir halde eşine fısıldar hamile olduğunu....
İşte başlamıştır insanın ilk serüveni.Dokuz ay gibi sıkıntılı sıkıcı dar bir kabir hükmündeki mekanında dünyadaki sıkıntılardan habersiz rahimane beslenmekle beraber herşeyi eksiksiz bir şekilde, istemesine bile gerek kalmadan verilmekte, ve bundan haberi bile olmamaktadır..İnsanın ilk serüveninde sıkıntısını çeken; sancılar, ağrılar çeken ve bazı geceler uykusuz kalan annesidir, ebeveynidir..
Gün gelir ve çatar; ağrıların ve sancıların tüm bedenini sardığı ve dayanılmaz olup hz.meryem gibi bir ulul azm peygamberinin annesine bile o sancılar; keşke ölüp gidip unutulsaydım dedirtir. Evet hakikaten dünyada hiçbir fedakarlık bu doğuma, bu sancıları çekmeye mukabil gelemez bence...İşte bu kadar sıkıntıdan sonra çığlıklar eşliğinde bu yaramaz çocuk bu afacan bebek bir ömür boyu çocuk kalmak üzere dünyaya gelmiştir.Gelmiştir de artık farklı birşeyler vardır ;zira anne karnındayken hiçbirşey istemeden verilirken şimdi bağırması lazımdır, zalim dünyanın ona gelir gelmez yüklediği ağır yüklerden sadece bir tanesidir bu...
Artık anne ve baba istedikleri gibi değil üçüncü bir şahsın sorumluluğu olduğu halde yaşamlarına devam etmeleri gerekmektedir ve bu sorumluluk, bir ömür boyu devam edecektir.İlk zamanlar korku heyacan karışımı ve ne zaman ne yapacağını bilmeden heyacanla oradan oraya savrulur bu körpe ebeveyn ama zamanla öğrenir ve geliştirir kendini, hepimiz öyle değil miyiz;zamanla, tedricen terakki ediyoruz, ona binaen bir mütefekkir; insanı zamanın evladı diye tavsif etmiş, ne doğru demiş, zamanın neye gebe olduğunu biz evlatları bile kestirmekte aciz kalıyoruz çoğu zaman...
Derken zaman hızla akar, ilk konuşma, yürüme,oyunlar vesaire derken, sevinç heyecan içindedir anneler ve çok alakasız gibi görünen babalar.İkisininde tek istekleri vardır zira şu fani dünyada; evlatlarının sağlıklı,mutlu ve ailesine layık bir şekilde büyüyüp başta ailesine sonra insanlığa ve vatanına.. Evet çok klasik bir söylem oldu ama hakikaten bu ebeveynler açısından böyledir.Tabi eğer sizin bir muvaffakiyenizi gördüklerinde, gözlerindeki ışıltıları gözlemleyebildiyseniz bu dediğime hak verirsiniz.Anne ve baba hiçbir evladının fenalığını istemez, bizi bizden daha çok düşünürler; zaten bu yüzden sıkıntılar çıkar, çünkü biz bile bazen kendimizi düşündüğümüzü zennederken sonradan pişman olacağımız çok şeylere kalkışırız ama onlar hep bizi ama sadece bizi düşünürler, fakat biz bunu ancak onlar ölünce anlarız...AH ANNEM, AH BABAM.....
Almıştıır yine tatlı bir heyacan başta anneleri sonra babaları...Eee nede olsa gelmiştir artık afacanın ilk okul serüven zamanı..Okul önlükleri,çantalar,kalem,defter,matara v.s. derken,çalmaya az kalmıştır ilk zil, ve heyacanlıdır annesinin elini sıkı sıkı tutan afacan....Zil çalsada bırakmak istemez annesinin elini...Bırakma ANNE, Bırakma ANNE...Ne olur yalnız bırakma beni...Belki bir ömür boyu bunu sesli sessiz kaç kere söyleyecektir de annesinin bile haberi olmayacaktır..
Zamanın çok hızlı aktığını ancak, insan gerilere bakınca,boşa geçen seneler, kaçan fırsatlar,kaybettiği değerler v.s. bunların hepsini, evet hepsini gerilere bakınca görüp zamanın ne hızlı ve yetişilmez olduğunu, ve Einstein in kafaya zamanı ne için bu kadar taktığını bir derece anlıyor....Tüm çabası insan oğlunun; zamanı gerilere getirmek, geçmişte kaçırdığı fırsatları yaptığı hataları tamir etmek... Ama ne mümkün, olacakla öleceğe çare yok bu sevgisinden asla vazgeçemeyeceğimiz dünyada..
İşte bu zaman kavramı bizim önümüzdeki en büyük engelken bir bakarız ki; o daha dün okula başlayan afacan ilkokulu bitirip o kendini büyümüş ve herşeyi bildiğini zannettiği akıldan ziyade şeytani hissiyatların hüküm sürdüğü ergenlik çağına ortaokul çağına gelmiştir.Ve tehlike çanları çalmaya başlamıştır ebeveyn için..Eyvah evladımız büyüyor....Ne yapsak.... Nasıl davransak...Dedirtir anneye ve babaya....Hakikaten bu devreler nazik bir dönem olup kazasız belasız atlatılması gereken zamanlardır.Yapılacak en ufak bir yanlışlık çocuğun bir ömür boyu üzerinde etkisiyle ve bunun bir iktizası olan tepkisiyle tecessüm eder karşımızda...Bazan asabi,bazan duygusal,bazan içine kapanık,bazan tam dışa vurur oturmamış taze hissiyatlar....
Deneme yanılma yöntemiyle öğrenir çoğu şeyi zira sormaz kimselere..Çünkü o büyümüştür ve biliyordur herşeyi...Bu fırtına ve gelgitlerle bitirir ortaokulu ve lisenin yolunu tutar bir derece duygusal ve bilmiş edasıyla, bitirim tavırlarıyla....Oooo o da ne?Gördüğü ilk karşı cinse aşık olmuştur.Artık ne yiyor, ne içiyor, yalnız; onu düşünüyor, ne de olsa bu onun ilk aşkıdır.Allah allah ne değişik bir şeymiş şu aşk bazen yüreği uçacak bir kuş gibi pareleniyor, bazen bir cendereye sıkışmış gibi daralıyor o küçücük yüreği...Aşklar, acılar, ayrılıklar derken; yediği ilk hayat darbeleriyle hayatı bir derece anladığını zanneder ilk üniversite tercihlerini yaparken...Artık istediği tek şey bir an önce evinden uzak şehir dışında bir yerler kazanıp,bu kendisini anlamayan yarı açık hapishaneden kurtulup özgürlüğe kavuşmaktır...İşte bu hissiyatlarla yapar ilk tercihlerini...
Evet yanılmamıştır ve tercihler, istediği gibi; evden ırak ,yalnız kalıp kafasına göre yaşayacağı uzak mekanlara upuzak diyarlara çıkmıştır ve sevinçlidir..Fakat bu sevinci otobüs terminalinde otobüse bininceye kadar sürecektir.O otobüse binip hareket ederken annesinin ağlaması ve babasının yaşaran gözlerini kaçırmaya çalışarak ona bakmadan el sallaması, har zaman kavga ettiği kardeşinin hüngür güngür ağlaması onu adeta şok etmiş ve o da istemdışı gayri ihtiyari ağlamaya başlayınca daha önce hiç hissetmediği bir hissin farkına varır bunun adı;GURBET ,YALNIZLIK, SILA....
Bu garip ve ilk defa yaşadığı hissiyatlarla varır mahalli maksuda..Kalmak için önceden ayarlanmış mekana varınca yeni birşeyler yaşar, buda; acemilik,yabancı olmak ne yapacağını bilememek,belki daha önce yaşamıştır ama o zaman yanında ailesi vardı şimdi ise yalnızdır YALNIZ.....
Fakat bu çok sürmez çarçabuk ortama ayak uydurur arkadaşlar edinir,ortamlar ,mekanlar derken çarçabuk ilk dönem biter ve sömestri gelmiştir, artık eve dönme zamanı....Döner dönmesine fakat farklı dönmüş, farklı bir kişilik ,farklı bir kimlik ve farklı bir imaj..Hasret ve bir o kadar da şaşkınlıkla karşılar onu terminalde ailesi tam tekmil..Kucaklaşmalar,kaynaşmalar,sevdiği yemekler,babadan nasihatler,anneden kırmadan incitmeden tavsiyeler ve kardeşlerinin yabani bakışı altında çarçabuk biter tatil ve okula dönüş...Artık kendini memleketinden ziyede okul okuduğu diyarda rahat hissetmekte zira ona göre buradaki insanlar onu daha çok anlamaktalar...
Arkadaşlıklar,çarpık ilişkiler,vefasızlıklar,terk edilmeler,hırpalanmalar sevdiğini zannettikleri tarafından,aşklar v.s.derken bir bakar ki; mezuniyet günü gelmiştir.Aaa ne çabuk gelmiş ne çabuk geçmiş şu zaman,halbuki daha yapacak ne kadar işleri vardı,bir düşünce alır ve zaman tünelinden gerilere doğru seyahat ettiğinde; zamanı ne kadar boşa harcadığını anlar...Ve o zaman teessüf akıtan bir AH,AH vaveylası yükselir..
Yine zamanın evlatları zamana karşı mağlup olmuşlar,teesüfler,pişmanlıklar,hasretler dört bir yanını sarmıştır bu aciz beşerin..Artık toparlanıp bu sosyal hayatta yeri ve vazifesini alıp yoluna bakmalıydı.Ama o kadar kolay olmayacaktı zira hayat dışarıdan göründüğü gibi değidi; ve hayat annemiz kadar şefkatli, babamız kadar mütehammil değildi..Kanunları ve acımasız kuralları vardı; hep dışarıdan bakıp ve bildiğini zannettiği şu beşeri hayatın..İş hayatı,ilk tecrübeler,yanılmalar derken yavaştan kavramış hatta biraz ilerleme kaydetmiş ve artık biraz daha anlamaktadır hep tenkit ettiği babasını ve bir şey anlamaz zannettiği annesini..Hayat inişlerle çkışlarla malamal dedik ya, işte öyle; insan bazan muvaffak, bazan mağlup devam ediyor şu sevgisinden vazgeçemediği fani dünyada..Artık yaş ilerlemiş,işini bulmuş, mevki edinmiş sıra gelmiştir; kalbine karşı bir kalb,hayat yolculuğunda bir muavin,bir yoldaş,bir maşuk bir arkadaş ve bir eş...Fakat bu kaloy bir iş değildir doğru kişiyi bulmalıydı zira bu bir ömür boyu sürecek kutlu bir serüven ve mutlu bir hayat yolcuğu olmalıydı..Ama kim?Ailesinin istediği mi?Sevip aşık olduğu mu?Yoksa fark etmez herhangi biri mi?
Bu üçlemde zaman geçer;insanlar farklı tercihler yaparlar ve eskilerin dediği gibi;Su yatagını bulur..Evet bulmuştur da; herkes kendi cüz-i iradesinin hakkını vermiş tercihini yapmış ve bunun bir getirisi olan kendi hayat çizgisinde yaşmaya başlamıştır.Artık bir ailesi vardır, sorumlulukları zincirine bir halka daha ilave edilmiştir..İlk intibak süresi,artık birileriyle iki ayrı kişilik ve tek hayat..
Derken hayatın içine iyice girmiş ve hayatın çocukken ve okul okurken gibi kolay olmadığını iyiden iyiye anlamış daha derinlemesine bakmaktadır olaylara ve hadiselere....
Öyle böyle derken gün gelir ve onunda kulağına fısaldar birileri o da artık ebeveyn olacaktır; şaşkındır ve bir o kadar da heyacanlı, hendi kendine fısaldar zamana sitemli bir edayla ama ben daha çocuğum...Evet insan; zamanın nasıl hızlı aktığını anlamadan , hayat yükleyi verir tüm ağır mükellefiyetleri..İşte başlamıştır yeni bir serüven, ama bu serüvende insan etkendir diğerinde olduğu gibi edilgen değil...O zaman anlar annesini ve babasını..Eşinin her sancısında ve doğum sonrası acılarında ve uykusuz gecelerinde onun tek dediği ;AH ANNEM...AH BABAM...Ben sizin kadar sabırlı ve mütehammil değilim şu zor dünyada; sizi anlayamadım...Çocuğun büyümesi, okul,şu,bu derken zaman ilerler ve insan anlar ki;şu dünyada zaman tekerrürden ibaret herşey aynı farklı olan sadece kişiler aktörler herkes kendine biçilen rolü ya ustalıkla ya da berbat bir şekilde oynayıp ve zamanı gelince çekiliyor oyun sahnesinden...
Artık yaşlanıp ihtiyarlık şafağı insanın kulakları üzerinde tulu edince; insan anlıyor yolun sonuna geldiğini ve tam aczini...O zaman şairin dediği gibi; eğer gençliğim bir gün gelirse ona şekva edip, haber vereceğim ihtiyarlığın bana ettiğini...Evet ihtiyarlık meşakkat, yalnızlık ve telaşın
madenidir zira insan gelmiştir yoculuğun son durağına..Ama rahmetin ve inayetinde mazrufu ve meclubudur da..İşte son devre ve insan yine bir çocuk hükmünde şefkate ve merhamete muhtaç tıpkı serüvenin başlangıcında olduğu gibi gayra muhtaç etkenlik ve edilgenliğin tam orta yeride...VE SANKİ BİRİLERİ ONA ŞUNU FISILDAMAKTA;ÇOCUKSUN SEN HEP ÇOCUK......